MEHMETÇİK

 Oyuncular: 

  1. Mehmet
  2. Anzak askeri
  3. Komutan
  4. İngiliz Komutan
  5. İngiliz
  6. Rum
  7. Arabacı
  8. Yaşlı Amca
  9. 6 Asker
    1. Perde:

Mehmet- (Sırtında tüfeğiyle) Offf anam offff. Sabahtan akşama kadar muharebe ettik. Bacaklamda derman kalmadı ya..  Allah’tan ay ışığı yokta savaş gece de devam etmeyo. Nasıl olsa içtima da olduk. Şu ilerdeki ağacın dibinde accık oturup dinleniverem…

(Mehmet ağacın yanına geldiğinde şaşırır. Zira ağacın altında bir Anzak askeri yemeğini yemektedir. Mehmet’i görünce hemen ellerini havaya kaldırır.)

 Anzak- Surrender! Surrender!

 Mehmet- (Kendi kendine) Eee… Atalarımız ne der? Su içene yılan bile dokunmaz. Bu yemek yeyo emme.. Olsun be.. Yanında su içmeyo mu?

 (Mehmet el işareti ile Anzak’a oturmasını işaret eder. İkisi beraber ağacın altına otururlar. Anzak’ta Mehmet’in bu davranışı üzerine kumanyasından bir konserve çıkarıp, Mehmet’e ikram eder.)

 Mehmet- Ulan bu ne.. Biz kaç günden beri yarım ekmekle, üzüm hoşafına talim ederken, adamla konserve balık yiyo.  

 (Mehmet,  hemen yumulur konserveyi yemeye. Yemeği bitirdikten sonra Anzak’a döner.)

 Mehmet-  Sağol be… İnsan evladıymışsın. Aylardır kursağımdan böyle güzel bi yemek geçmediydi.

 (Her ikisi birbirine bakarak gülümserler. Mehmet matarasından su içmeye hazırlanırken, Anzak’a bakar ve sorar.)

 Mehmet- Su içecen mi?

 (Der ve matarayı Anzak’a uzatır. Anzak matarayı alır, suyunu içer ve)

 Anzak- Thank you, very much.

 Mehmet- (Kendi kendine) Acaba ne dedi bu… der ve devam eder….  Eee.. Gitme vakti geldi. Sabaha cenk var.

 (Her ikisi de sahnenin ayrı yönlerine giderek, perde kapanır.)

 

    1. Perde:

 (Sahnenin sağında ve solunda çuvalların arkasında askerler bulunur. (Karşılıklı siper). Siperlerden sürekli ateş edilir. Mehmet bu sırada elindeki bakraçla arkadaşlarına öğle yemeğini getirmektedir. Bu sırada Mehmet’in komutanı siperden bağırır.)

 Komutan- Koş Mehmet! Yoksa vurulacaksın! Koş, haydi koş!

 (Mehmet komutanının emrine aldırış etmeden, yavaş yavaş siperlere gelir.)

 Komutan- Neden koşarak gelmedin Mehmet?

 Mehmet- Kumandanım, koşsam elimdeki bakraçtaki çorba dökülür. O zaman da arkadaşlarım aç kalır. Hem düşmandan korkulmaz ki.

 (Bu sırada İngiliz komutanı;)

 İngiliz Komutanı- Rushhh, rushhh…

 (Diyerek, siperdeki birliğini taarruza kaldırır. Bu sırada Anzak da hücuma kalkar kalmaz ilerlerken sahnenin ortasında vurulur.)

Anzak-  Mumy, mum. O my god!

 (diye inlemektedir.)

 (Türk siperinde savaşan Mehmet, kendisine kumanyasını veren Anzak’ı tanır, iniltilerine dayanamaz. Yanındaki arkadaşına;)

  Mehmet- Akşam bana kumanyasını veren asker bu. Dur şunu siperine götüreyim.

 (Der ve hızla sahnenin ortasına gelir. Yaralı Anzak’ı sırtlayarak, düşman siperlerine götürüp bırakır.)

 (Dönüşünde düşman siperlerinden atılan kurşunlardan birisi, Mehmet’in ayağına isabet eder ve Mehmet acılar içinde yere düşer.)

 Mehmet- Vay kalleşler, biz askerinizi kurtarmaya çalışırken, siz kalleşlik yapıyorsunuz.

 (Diyerek, sürüne sürüne Türk siperine geri döner. Sipere gelmesiyle birlikte perde kapanır.)

 

    1. Perde:

 Sunucu- Çanakkale’de düşman tarafından kalleşçe ayağından yaralanan Mehmet, İstanbul’a Haydarpaşa Hastanesi’ne sevk edilir ve burada ayağından tedavi olur. Ayağı bir parça sakat kaldığı için, onu hastane hizmetinde alıkoymuşlar, cepheye göndermemişlerdi. Bir gün Mehmet’e, Haydarpaşa İstasyonu’nda hastaneye götürülmek üzere bir İngiliz Esiri teslim ettiler. Gece yaklaşmıştı. Bir taraftan hava kararıyor, diğer taraftan soğuk bir rüzgâr insanın kemiklerine kadar işliyordu.

 

Perde açılır.

 (Mehmet, telaş ve hiddet içindeydi. İki de bir İngiliz’in kolunu çekiyor, durduğu yerde kocaman yırtık kunduralarıyla etrafına çamurlar sıçratarak söyleniyordu.)

 Mehmet- Çabuk ol be! Allah deve gibi bacak yaratmış! Az açıversen ne olur sanki!

 (El ve kol hareketleriyle (sahnede yürüyen ve koşanları gösterir.), gökyüzünü göstererek havanın karardığını anlatmaya çalışır.)

 Mehmet- Haydi yürü! Allah’ın belası! Tövbe olsun seni yol ortasında bırakır giderim ha! Hastaneyide bulamaz, buralarda geberir kalırsın.

 (Mehmet 3 – 4 adım ilerler. Ama İngiliz olduğu yerden hareket bile etmez.)

 Mehmet- Vay anam, ben ona adam ol derken o büsbütün cudam oldu be! Heyy az beri bak bakim! Hele azcık gımılda bakayim! Yürü demin ki gibi yürü, ona da razıyım. Bak, hem hastanaye çok kalmadı. Seni orda rahat yatağa yatırırlar, sıcak yemek de verirler. Haftaya kalmaz domuz gibi olursun. Keşke ben senin yerinde olsam! Ohhh.! Bak, senin yüzünden akşam ki karavanaya bi yetişemezsem….

 (Bu sırada yanlarına bir Rum gelir ve İngiliz askeriyle konuşmaya başlar.)

 Rum- Du you speak English?

 İngiliz- Yes

 (Şaşırarak,)

 Rum- Are you English?

 İngiliz: Yes

 Rum- Are you ill? Can you walk?

 İngiliz- Yes, I am very ill.

 (Rum, Mehmet’e dönerek;)

 Rum- Yazık bre! Koy bir araba içine bunu! Düşman müşman günahtır bre!

 (Mehmet, Rum’un bu konuşmasına gülerek cevap verir.)

 Mehmet- Yahu bende para olsa, ben dabanımın altına yama vurdurur muyum çorbacı! Bak ayağımın biri zabahtan beri, balık gibi su içinde geziyor. Madem çok acıdın İngiliz’e, sen şurdan çeviriver hayrına bi araba!

 (Rum, Mehmet’in bu sözleri üzerine hemen oradan uzaklaşır.)

 Sunucu- Ortalık büsbütün kararmıştı. İngiliz’i kessen bulunduğu yerden kıpırdamayacak haldeydi.

 Mehmet: Hey ya Rabbi! Herifin ayağına ip takıp sürsek gitmeyecek…

 (Mehmet, yanından geçen yaşlı bir amcaya seslenir:)

 Mehmet- Emmi, gözünü seveyim! Şu goca cavur başıma bela olup kaldı. Bir insaniyetlik et de…

 (Mehmet daha sözünü bitirmeden;)

 Amca- Bir bela da ben de var oğul. Elimdeki evrak zarfını dahiliye nezaretine yetiştirmek için dört saattir taban tepiyorum.

 (Diyerek sahneden çıkar.)

 (Mehmet bunun üzerine cebindeki bozuk paraları çıkarıp saymaya başlar. Bir taraftan da söylenir.)

 Mehmet- Rum’un dediğine geldik. Kunduramın altına yama vurduracağım parayla, seni at arabasına bari bindireyim de kurtulayım bir an evvel senden.

 (Sahnenin kenarına giderek arabacıyla konuşmaya başlar.)

 Mehmet- Arabacı dayı, bu kadar param var. Sana zahmet şu İngiliz’i hastaneye arabanla atıver.

 Arabacı- Hadi git işine be kardeşim. Bu parayla çocuk mu kandırıyon?

 (Mehmet, İngiliz’in yanına gelir.)

 Mehmet-  Görüyon ya! Kesemizden sana araba ikram ediverelim dedik, o da olmadı. Gaderine küs.. Nedelim? Gayri günah benden gitti. Bi gayrete gelmezsen, zabaha kadar burada karşı karşıya otururuk.

 (Mehmet, kendi kendine söylenir. İngiliz’e bakıp bakıp güler.)

 (Bu sırada yanlarından geçen ihtiyar amca Mehmet’in kulağına bir şeyler söyler.)

 Mehmet- Hadi git işine emmi! Çek arabanı! Eğleniyon mu benle?

 (Yaşlı amca yanından ayrılır ayrılmaz Mehmet yüksek sesle İngiliz’e dönerek söylenmeye başlar.)

 Mehmet- Be gök gözlü uğursuz! Seni buralara kırmızı balmumlu mektuplarla ben mi davet ediverdim? Senin benimle ne alıp veremediğin var?

 Para sende, rahat sende, memleket sende, dükkan, tezgah sende… Hay doymaz gök gözünü toprak doyurası! Yedi deniz aşırı yerden kale gibi gemilerine binip, ne halt aramaya gelirsin? Benimle muharebeye tutuşursun… (Yamalı donunu göstererek) Beni öldürüp de yamalı donumu mu alacaksın? Ne adını bilirim, ne sanını… Seni Çanakkale’ye geldi derler… Davarımı satar, ocağımı söndürür, çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim. Muhareben de kahpece: Arkadaşına yardım ederim, ayağıma kahpece kurşun yerim. Ayağım sakat kalır. Sonra, az başın sıkıldı mı “Teslim, teslim” diye ellerini açarsın. Sonra gelirsin başıma hasta. Memleketime kanımı emmeye geldin, beceremedin. Amma şimdi elime düştün… Seni bir tekmede yere gömsem yeridir… İlle zebunluğunu görüyorum… Besbelli bi günahım var ki, Cenabı Mevla’m seni bu dünyada bana musallat etti… Gel başımın belası… gel seni sırtımda taşıyam da tamam olsun…

 

(Der ve İngiliz’i sırtına alarak sahneden çıkar ve perde kapanır.)

                                                                                                                       Yazan: Osman KOÇIBAY

Not: Çanakkale ile ilgili 3 hikâyenin birleştirilmesi ile yazılmıştır.